Âşık Veysel’den Hatıralar

Âşık Veysel’in dostu, hem Veysel’in köyünde hem de şehirlerde Âşık’ın yanında bulunan, merhum Erdoğan Alkan’ın; hem bizzat şahit olduğu hem de dostlarından dinlediği hatıralar…


VEYSEL ULU

Âşık Veysel’in köyü Sivralan yayan yarım saat uzaklıktaki Ortaköy Bucağına bağlıdır. Âşık’ın soyadı bilindiği gibi “Şatıroğlu.” Yaşamını anlatırken bana:

“İlk soyadımız Ulu idi. Bucak müdürü öyle koymuş. Ahmet Kutsi Tecer’in önerisi üzerine dilekçe verip soyadımızı değiştirip Şatıroğlu’nu aldık” dedi.

İlk duyduğum bu bilgi şaşırtmıştı beni.

“Yani önceleri Veysel Ulu mu diyorlardı sana?

“Heye! ben de uluyordum.”

“BURNUMUN UCUNU DENETLE”

Âşık Veysel bir şiirinde:

Bir pipom var yamalıklı

Palto giyerim alıklı

Oğlum kızım hep çarıklı

Mes giymemiş soyum benim

diyor. Âşık’ın pipo dediği şey aslında “lüle”. İçine pipo tütünü değil de normal tütün konuyor. Aşığın tütüne alıştığı yıllarda, bırakın sarılmış sigarayı, normal tütünü bile bulmak sorun. Gözleri görmeyen Âşık Baba nasıl sigara saracak. Bu yüzden lüle kullanıyor.

Yıl 1957, Demokrat Partinin en zorba dönemleri. Saidi Nursinin elini öpen Menderes, İsmet Paşa’ya ateş püskürüyor. İşte o günlerde Âşık Veysel, Hukuk Fakültesi’nde mikrofonun önüne çıkıp Atatürk’e yazdığı ağıtı okuyor:

Bu ne kuvvet bu ne kudret

Var idi bunda bir hikmet

Bütün Türkler, İnönü İsmet

Gözlerinden kan ağladı

Ortalık alkıştan yıkılıyor. Konser bittiğinde, şair Ruhi Göktekin, Ünsal Oskay, Şevket Çizmeli ve birkaç Mülkiyeli arkadaş Aşığı ve büyük oğlu Ahmet’i Cebecideki Mantar Ahmet’in meyhanesine götürüyoruz. Âşık titreyen ellerle lülesine tütün basıyor. Kibriti çakıp pipoyu yakarken, ağız alışkanlığıyla:

“Yandı mı?” diyorum.

Gülümseyerek yanıtlıyor:

“Bana niye soruyon. Burnumun ucunu denetle. Duman çıkıyorsa yanmıştır.”

“ARKAMDA TRAFİK POLİSİ VAR”

60’lı yıllarda bir yaz günü. Köye Âşık’ın konukları gelmiş, aralarında Fransızlar da var. Topluluğu önce muhtar Veli Keçeci evinde ağırlar. Sohbet açık havada çeşmenin yanında devam eder. Fransızlar Veysel’in fotoğraflarını çekerler. Açık hava faslı sona erer, sohbete bu kez Âşık’ın evinde devam edilecek. İstanbulda tarfik polisliği yapan Hüyük’lü Arif de konuklar arasında, izinli gelmiş. Evdekiler hazırlık yapsın diye, Âşık, oğlu Ahmet’in kolunda, önden hızlı hızlı yürüyor. Ordakilerden biri Veysel’e takılır:

“Acelen ne, niye böyle hızlı hızlı yürüyon?”

Âşık, Hüyüklü Arifi kastederek şu cevabı verir:

“Ne yapayım, arkamda tarfik polisi var, sıkıştırıyor.”

“SAZ ACINDAN ÖLÜYOR”

Ankara’da, Âşık Veysel, oğlu Ahmet, şair ve Afyon milletvekili Osman Attila, türkücü Yıldıray Çınar ve fotoğrafçı Mustafa Türkyılmaz bizim evdeyiz. Masamızda rakı, mezeler ve dört yaban ördeği var. Sohbet, içki… arada Türkyılmaz fotoğraflar çekiyor.

Hepimiz Âşık’ın sazı eline alacağı anı bekliyor, ama eşref saati gelmeden rahatsız etmeyelim diye bu arzumuzu söyleyemiyoruz.

Öyle ki kimsenin canı konuşmak bile istemiyor artık. Söz kilitlendi, sessizlik oldu. Âşık anladı, gülümseyerek, oğlu Ahmet’e:

“Oğlanı kara libasından çıkar da ver hele, biz yedik içtik, saz acından ölüyor” dedi.

“BU GÜRÜLTÜLER SAZIN İÇİNDEN Mİ GELİYOR?”

Kul Ahmet’le Hacı Bektaş’a gittik. Mutlu bir rastlantı, Âşık Veysel de orada… Akşam topluca bir eve davetliyiz. Sofra kuruldu, şişeler açıldı, mezeler dizildi. Yedik, içtik. Sohbete ara verildi, sazlar konuşacak. Âşık dinlemeyi sever. Bu yüzden önce Kul Ahmet çaldı söyledi. Sıra Âşık’ta. Sazın akordu bozulmuş, yeniden düzen verecek, ama, bazılarının gevezeliği yüzünden tellerin

sesini duyamıyor. Sorunu bir nükteyle çözümledi. Kulağını sazın teknesine iyice yaslayıp yüksek sesle söylendi:

“Yahu bu gürültüler nerden geliyor, acep sazın içinden mi?”

“ONLAR BENİM TUTTUĞUM YERİ ARIYORLAR”

Saz genellikle iki düzende çalınır: “Âşık Düzeni” ve “Normal Düzen”, Âşık düzeninde sanatçı yalnızca sapın yukarısındaki az sayıda perdeleri kullanır, çünkü, sadece alt tellerden değil, tıpk ud ya da cümbüş çalarmış gibi, orta ve üst tellerden de yararlanır. Sapı avuçlar, elinden ve kolundan çok parmakları oynar. “Normal Düzen” de ise parmaklar daha çok alt tel üstünde çalışır. Sanatçı bütün perdeleri kullanır ve bu yüzden el ve kol sürekli hareket eder.

Günümüzde Arif Sağ gibi ustaların çabalarıyla “Âşık düzeni” hem gelişti, hem yaygınlaştı. Eskiden saz sanatçılarının hemen hepsi sazı normal düzende çalardı. Âşık düzenini yalnızca Âşık Veysel ve Kul Ahmet gibi halk ozanları ve Nesimî, Daimi, Dursun Cevlani, Ali Ekber Çiçek ve Feyzullah Çınar gibi, “Âşık” dediğimiz az sayıdaki “yerel sanatçılar” kullanırlardı.

Bir saz meclisinde Veysel’e sorarlar:

“Âşık, saz çalıp türkü söylüyorsun, pek güzel. Gel gelelim, başkaları saz çalarken ellerini sürekli oynatıyor. Oysa sen bir yeri tutup bırakmıyorsun. Niye?”

Âşık yanıtlar:

“Doğru yeri bulmuşum bir yol, bırakır mıyım? Ötekiler hâlâ benim bulduğum yeri arıyorlar”.

“DAHA DİLİMİ BİLMİYOR”

Âşık Veysel en güzel şiirinden birini sazına yazdı:

Ben gidersem sazım sen kal dünyada

Gizli sırlarımı aşikar etme

Lal olsun dillerin söyleme yada

Garip bülbül gibi ahüzar etme

Gizli dertlerimi sana anlattım

Çalıştım sesimi sesine kattım

Bebe gibi kollarımda yaylattım

Hayali hatır et beni unutma

Bahçede dut iken bilmezdin sazı

Bülbül konar mıydı dalına bazı

Hangi kuştan aldın sen bu avazı

Söyle doğrusunu gel inkar etme

Benim her derdime ortak sen oldun

Ağlarsam ağladın gülersem güldün

Sazım bu sesleri turnadan m’aldın

Pençe vurup sarı teli sızlatma

Ay geçer yıl geçer uzarsa ara

Giyin kara libas yaslan duvara

Yanından göğsünden açılır yara

Yar gelmezse yaraların elletme

Sen petek misali Veysel de arı

İnleşir beraber yapardık balı

Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı

Ben babamı sen ustanı unutma

Âşık Veysel’in bebe gibi kollarında yaylattığı sazı bir otobüs kazasında kırılır, sahibinden önce göç eder. Şair sazına “Ben babamı sen ustanı unutma” diyor. Kırılan sazın ustası Şemsi Yastıman olayı duyunca hemen bir benzerini yapıp Veysel’e gönderir. Sazla sazı çalan arasındaki uyum çok önemlidir. Tekne kucağa iyice oturmalı, perdelerin misina boğumları eli rahatsız etmemeli, parmaklar telleri okşamalıdır.

Birkaç ay sonra karşılaştıklarında Şemsi Yastıman sorar:

“Baba, nasıl, yeni saza alıştın mı?”

Âşık gülümser:

“Ben ona alıştım ama o daha bana alışamadı, henüz dilimi bilmiyor.”

“SESİN YUKARDAN GELİYORDU”

Veysel Şatıroğlu Çifteler Köy Enstitüsü’nde müzik öğretmeni. Orda Raşit Toygan adında genç, neşeli, şakacı bir öğretmen daha var. Zenaat öğretmeni. Elektrik motorunu çalıştırıyor, zenaat dersine giriyor, şoförlük yapıyor. Âşık öğretmen odasındayken gelir, sandalyeyi devirecekmiş gibi geriye doğru çeker, takılır:

“Bana bir şiir yazmazsan sazının sarı teli kırılsın!”

Hep yineler bu sözü Raşit Toygan. Veysel şaşkın, “esin gelmeden, durup dururken şiir yazılır mı?” diye yanıtlar. Raşit bey elini yırtık pırtık tulumunun cebine sokar, parmakları aşağıdan çıkar. Veysel’in elini tutup gösterir:

“Halimi görüyorsun, buna göre bir şeyler düşün”

Günler geçer, adamı sevmesine rağmen hiçbir şey yazamaz Âşık.

Birkaç ay sonra Raşit, yeni alınan traktörü okula getirirken araç yolda bozulur. Raşit Toykan yakınlardaki Harmandalı adlı köyden bir çift at bulur, traktörü atlarla çeke çeke okula getirir. Motorlu araca hayvan koşmak elbette tuhaf bir şey. Bu tuhaflık Veysel’e beklenen ilhamı verir ve şiiri sonunda yazar:

Sabah sabah bana çatma

Ne istersin bay Raşit?

Uzun kısa söz uzatma

Laflarımı duy Raşit!

Akıl fikir yok mu başta

Ayna yok mu bak yamaçta

Eller cepte parmak boşta

Giyme şunu soy Raşit

Ceplerinin dibi delik

Nedir sendeki bebelik

Ne sarhoşluk, ne semelik

Sanki içmiş mey Raşit

Raşit çoktur adın gibi

Hiçbir tat yok tadın gibi

Yontulmadık odun gibi

Uzatmışsın boy Raşit

Raşit Âşık’a sorar:

“Tulumumun yırtık pırtıklığını, ceplerimin delikliğini sanaben gösterdim. Peki, boyumun uzun olduğunu nasıl anladın?”

Veysel yanıtlar:

“Konuşurken sesin yukardan geliyordu.”

“MİSAFİRSİN AYIP OLUR”

Eski Şarkışla kaymakamlarından Ertuğrul Taylan, Gülağ Öz’ün hazırladığı “Bütün Yönleriyle Âşık Veysel” kitabında bir anısını anlatıyor:

“Âşık Veyseli ilk kez 1958’lerde Denizli Lisesi’nde görmüştüm. Radyodan yanık sesini, büyülü sazını dinlediğim ozanı yakından görmek beni çok sevindirmişti. 1970 Ekiminde kaymakamlık kursu sonundaki kurada Şarkışlayı çekince bu sevincim sonradan daha da arttı. Veysel’i kişilik olarak da tanıyabilecek, sazını, sohbetini bol bol dinleyecektim. İlçede göreve başladıktan kısa bir süre sonra köyüne giderek onu ziyaret ettim. İlçede aldığım iki yıl boyunca bu ziyaretleri birkaç kez yineledim. Bir keresinde de Şarkışlalı abimiz olan Erdoğan Alkan’la gitmiştik Sivralana. Âşık Veysel de ne zaman ilçe merkezine gelse, bana, savcıya, bir iki daire amirine uğrardı. Şerefine Nehir Lokalinde yemek düzenler, sazını sohbetini dinlerdik. Az ama dobra dobra konuşan bir insandı. Bir anımı aktarayım.

1971 yazındaki mide ameliyatından sonra ozanı yatağında buluyorduk gittiğimizde. O zamanlar köylerde telefon yoktu. Ziyarete geleceğimizi önceden bildiremezdik. Ancak, Âşık’ın köyde bulunduğundan emin olduğumuz zamanlarda birkaç arkadaş bizim makam cipine binip giderdik. Veysel Şatıroğlunun köyü düz bir alan üzerine kurulmuştur. Dağlık tepelik değil, buna rağmen adı Sivralan. Savcı Yusuf bey, merak edip, bir gün Âşık’a sordu:

“Âşık Baba, arada bir gelip gidiyoruz ama bu köyün sivrisini göremiyorum. Bu isim nereden geliyor?”

Âşık şöyle yanıtladı:

“Savcı bey ben sana sivrisini gösteririm ama, misafirimsin, ayıp olur”

“GÖNDER SENİNKİNİ DE KALAYLIYAYIM”

Âşık biraz rahatsız. Köyün öğretmenlerinden Veysel Kaymak, Mustafa Dayı ve köyden birkaç kişiyle ziyaretine gider. Belli, Âşık’ın ayakları ya ağrıyor ya da uyuşmuş. Bir ara kalkar, yönünü oturduğu sedire döner, elleriyle tutunarak ayağının birini kaldırıp ötekini indirmeye başlar.

Mustafa Dayı takılır:

“Kalaycı çırakları gibi ayağının birini kaldırıp birini indiriyon, kap mı kalaylıyon?”

Âşık yanıtlar:

“Heye kap kalaylıyom, istersen seninkini de gönder, kalaylıyayım”

“GİRENDEN DEĞİL ÇIKANDAN KORKMALI”

Prof Fehmi Yavuz “Domuz ve Beslenme Sorunları” adlı yapıtında anlatır.

Âşık Veysel İstanbul’a her gelişinde Sabahattin Eyüboğlunun evindeki dost toplantılarına katılırmış. Sofra başında bir yandan yeyip içer, bir yandan türküler söyler konuklar. Bir ara sofraya domuz salamı gelir. Sabahattin Eyüboğlu Veysel’e sorar:

“Âşık, domuz salamı var, yer misin?”

Âşık yanıtlar:

“Yerim elbet, ağza girenden değil, ağızdan çıkandan korkmalı”

“SAZIMIN SAPINA ŞAHİN KONDU”

Şair Ahmet kutsi Tecer’in Âşık Veysel’de emeği büyüktür. Tecer Sivas’ta Milli Eğitim Müdürü iken bir Âşıklar gösterisinde ilk kez Veysel’i dinler, beğenir ve o tarihten sonra da Veysel’e sürekli yardımcı olur. Âşık, Ahmet Kutsi Tecer’in iyiliklerini hiç unutmaz, her zaman anlatırdı.

60’lı yılların yaz ayları. Şairimizin “Gönlümün yaylası Tecer” dediği A.K. Tecer Sivralan’da, Âşık’ın evinde. Veysel konuğunu ağırlamak için gençlerden birini yaylaya kuzu getirmeye yollar. Kuzu kebap olur, şişeler açılır, buz gibi yayla suyuyla birlikte sofraya konur.

Yeyip içerler ama saz acından ölüyor. Alır sazı eline Âşık, düzen vermeye başlar. Saz inat etmiş gibi bir türlü düzen tutmaz.

Sorarlar:

“Hayrola Âşık, niye tutturamıyorsun düzeni?

Veysel, Ahmet Kutsi tecer’i kastederek:

“Suç bende değil, sazımın sapına şahin kondu” cevabını verir.

“HARAMA HİLE KATMAM”

Rakıyı kimi sulu, yani bardağındaki rakıyı bol sulandırarak, kimi de susuz içer. Yani su ayrı bir bardakta durur. Akşamcı önce rakıyı yudumlar ardından suyu içer. Deneyimli rakıcılar sakilik yaparken karşıdakinin bardağındaki rakıya sormadan su koymaz.

Mustafa Ekmeçiyle Âşık Veysel Ankara’da birlikte içiyorlar. Mustafa Ekmekçi, rakıyı Âşık’ın nasıl içtiğini bilmediği için sorar:

“Rakına su koyayım mı Veysel Amca?”

Âşık yanıtlar:

“Hayır, harama hile katmam ben.”

“BAHAR GELDİYSE İÇELİM”

Bizim gençlik yıllarımızda, ince sarılmış, ucu boyalı, narin bir sigara vardı, adı “Bahar”dı. Adından da anlaşıldığı gibi, bu sigara daha çok hanımlar için çıkarılmıştı ama bazen biz erkekler de içerdik.

Mustafa Ekmekçi Âşık’a sigara ikram eder:

“Sigara içer misin, Veysel Amca? Bahar sigarası?”

“Bahar geldi mi?”

“Eh…”

“Geldiyse içelim.”

BUNDAN SONRASI TİCARET

Âşık Veysel’e sorarlar:

“Yaş kaçı buldu?”

Âşık yanıtlar:

“77’yi bitirdim. Sermayeyi kurtardık. Bundan sonrası ticaret.”

“NE VAKİTTEN BERİ TAVUK OLDUN?”

Fıkraya başlamadan önce, bizim zamanımızın çok ünlü isimlerinden Şemsi Yastıman’ı üç beş satırla gençlere tanıtayım. Kırşehirli Yastıman hem saz ustası, hem saz ve ses sanatçısı, hem de biraz ozandı. Gazinolarda saz çalıp türkü söylerken saza ve sese sık sık ara verip söylediği türküyle ilgili nükteler yapar, fıkralar anlatırdı. “Şeytan bunun neresinde’yi söylemeden de sahneden inmezdi:

Telli sazdır bunun adı

Ne ayet bilir ne kadı

Bunu çalan anlar kendi

Şeytan bunun neresinde?

Venedikten gelir teli

Ardıç ağacından kolu

Be Allahın sersem kulu

Şeytan bunun neresinde?

Abdest alsan aldın demez

Namaz kılsan kıldın demez

Kadı gibi haram yemez

Şeytan bunun neresinde?

İçinde mi dışında mı

Burgusunun başında mı

Göğsünün nakışında mı

Şeytan bunun neresinde?

Dut ağacından teknesi

Kirişten bağlı perdesi

Be hey insanın teresi

Şeytan bunun neresinde?

Dertli gibi sarıksızdır

Ayağı da çarıksızdır

Boynuzu yok kavuksuzdur

Şeytan bunun neresinde

Şiirin yazarı Âşık dertli 1772-1845 yılları arasında yaşamış. Saza şeytan işi diyen yobazlar hâlâ bulunduğundan bu taşlama pek sevilirdi. Saz ustası olan Şemsi Yastıman sazın teknesinin içine bir şeytan kuklası yapmış. Türküyü bitirirken “Şeytan bunun burasında” deyip düğmeye basardı ve sazın teknesinden dışarı boynuzlu, kuyruklu bir şeytan fırlardı. Yastıman Veysel’i çok severdi. Veysel’in çaldığı sazlar ve günümüzde Sivralan köyünde, Âşık Veysel müzesindeki asılı son saz Yastımanın yapısıdır.

Şemsi Yastıman ve Âşık Veysel İstanbul’da Güner Ener’in evindeler. Yeyip içip sohbet ediyorlar. Şemsi Yastıman, sırf, Âşık aşka gelip saz çalsın diye önce kendisi sazı eline alır. Elini göğsüne bastırıp ustadan izin ister. İcazet gelince saza düzen vermeye başlar. Adeti olduğu üzere, akort ederken bir yandan da konuşur:

“Belki beni dinlerken Veysel Baba da aşka gelir. Karatavuğun ötüşü bülbülü aşka getirirmiş…”

Kahkahalar arasında Veysel Baba cevabı yapıştırır:

“Ben seni horoz bilirdim, ne vakitten beri tavuk oldun?”

“BOŞ YUMURTA MI GETİRDİN?”

Âşık Veysel köydeki kadınlara takılmayı, onları şaşırtmayı pek sever. Bir gün, küçük birer delik açarak dört yumurtanın içlerini boşaltıp kaygana yapar, afiyetle yer. Sonra Mehmet Çavuşlara gider, içi boşaltılmış yumurtaları Mehmet Çavuşun anasına verir:

“Şunları bir kenara koy, giderken alırım”

Oturur. Sohbet ederler. Âşık kalkarken yumurtaları ister. Alınca sıkıp parçalar ve kadıncağıza çıkışır:

“Gözüm görmüyor diye dolu yumurtaları alıp boş yumurta getirdin bana!…”

“HOROZUM DA BANA BENZER”

Yıl 1971. Sivralan’da, Âşık’ın evindeyim. “Zurba zurba” kekliklerin uçtuğu Sivralan yüzelli evli bir köy. Âşık’ın gençlik zamanlarında köyde topu topu elli ev varmış ve bu evlerin beş, altısında Şatıroğulları otururmuş. Okul bahçe içinde, geniş, ferah. Üstünde kabartma saz bulunan çeşme Âşık Veysel çeşmesi adını taşıyor. Ortaköy bucak müdürü ikinci bir yol yaptırmış, adını

“Âşık Veysel yolu” koymak istiyor. Sivralan’ın çevresinde Âşık Ali İzzet’in köyü Hüyük, Viranyurt, Mescit ve Ortaköy var. Bir şiirinde Veysel şöyle tanımlar Sivralan yöresini:

Güney tarafında Kurban Pınarı

Kalktı mı Mezarlı Boyu’nun karı

Garip öter Meşeliğin kuşları

Yavru şahin yuvasından uçtu mu

Doğusu Beyyurdu, Şahinkayası

Batısı Aşılık, taştır boyası

Üçoluktan geçer Türkmen mayası

Sultansulağı’ndan suyun içti mi

Yeşil atlas giymiş dağlar süslenmiş

Mescit köyü eteğine yaslanmış

Şeme Dağı duman olmuş, puslanmış

Sivralan’a nuru rahmet saçtı mı

Gadölen’de, Yazıyurt’ta, Mescit Arnacı’nda, Kızılova’da Ayıpınarı’nda Şatıroğulları’nın tarlaları var. Bir de alın teri elma bahçesi. Toprağın yanı sıra hayvancılıkla da uğraşır Şatıroğullrı. Günlük konuşmaların çoğu tarla-bostan, bağ-bahçe, koyun-keçi üstüne, öküz-inek üstüne. Anası Gülizar, tarih üçyüzonda (1894), bir güz günü Ayıpınarındaki ağıla koyun sağmaya giderken yapayalnız doğurmuş Veysel’i, göbeğini kendi eliyle kesmiş. Köyün ortasından bir dere akar. Bir zamanlar bu dere kıyısında Şatıroğullarının bir bostanı bulunuyormuş. Veysel’in doğduğu ve büyüdüğü eski ev köyün alt yamacında, şimdi çakıl yığınından ve milden başka bir şey olmayan eski bostana karşı, uzun toprak bir yapı. Boş, harap. Eli para görünce, oldukça büyük iki ev yaptırmış Âşık, anısını yaşatmak için eski eve de hiç dokunmamış.

O bir sedirde, ben bir sedirde, gece Âşık’la aynı odada uyuduk.

Uyandığımda Âşık odada yoktu. Veyselin kızı Zöhre girdi, uyanık olduğumu görünce giyinmem için çıktı. Pencereden dışarı baktım. Bir horoz küllükte eşinip nasibini arıyordu. Sonra Âşık’ı gördüm, elinde ibrik, ayak yolundan geliyordu.

Sordu:

“Kalktın mı?

“Kalktım Âşık”

“Rahat uyuyabildin mi?”

“Senin horoz bütün gece öttü, uyutmadı beni”

“Öter ya, boyuna öter. Bana benzer, gecesi gündüzü yok.”

“SİGARA İÇMEKTEN MAKSAT”

Âşık Veysel ressam ve öykücü Güner Ener’in evinde, bir yandan lülesini çeker, bir yandan da öksürür. Ener serzenişte bulunur:

“Çok sigara içiyorsun baba. Güm güm öksürüyorsun.”

Âşık yanıtlar:

“Biliyom biliyom. Sigara içmekten maksat zaten öksürmek değil mi?

“CIKLAMAYI KES”

Yıl 1963. Bir yaz günü. Âşık Veysel, köylüsü ve yaşıtı Veli dayı ve öykücü Güner Ener, Erdek’de şenliklere katıldıktan sonra akşam kıyı boyunca geziniyorlar. Sokaklar, kıyı kahveleri tıklım tıklım dolu. İnsanların çoğu şortlu, mayolu. Veli dayı bu çıplakları gördükçe şaşkın ve ayıplayarak, başını sallayıp cık cık eder durur. Âşık Veysel bir ara patlar:

“Noluyo Veli, damağına pestil yapışmış gibi niye cıklayıp duruyon?

Veli dayı yutkunur, karşılık vermez, Ener araya girer:

“İnsanlar şortla, mayoyla dolaşıyorlar, iç donu gibi paçalı şeyler, Veli dayı işte buna şaşıyor.”

Veysel kısa bir süre düşünüp Güner Ener’e sorar:

“Burası böyle gezmenin yeri mi?

“Yeri tabi, yazlık burası, millet güneşlenmek için geliyor”

Veysel Veli dayıya döner:

“Duydun işte Veli. Çirkin yoktur, yersiz vardır. Cıklamayı kes!”

UÇAKTA

Âşık Veysel, birlikte dolaştığı köylüsü Veli dayı ve ressam Güner Ener’le uçakta. Uçak hava boşluklarında sarsılınca Âşık sorar:

“Pilot efendi bizi taşlı yoldan mı götürüyor?

“ANANI GÖNDER”

Âşık’ın ilk şiir kitabını Yaşar Kemal’in aracılığıyla İstanbul’daki “İstanbul Maarif Kitaphanesi” bastı. Şair bu olayı şöyle anlatmıştı bana:

“Yaşar Kemal buraya, köye geldiydi. Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordu o vakitler. Şu şiirleri bir yayın evine verek de yayınlayak” dedi. İki gün kaldı köyde. Karlı bir zamandı, çok kar yağıyordu. At bulduk komşulardan, bindirdik, bir de adam kattık yanına Şarkışlaya kadar. Attan inmiş, yayan yürümüş sonra. Babayiğit herif. Köyde herkesten önce kalkar, ormana yukarı giderdi. O zaman hep ağaçlıktı buralar. Konuşmuş Yaşar Kemal, Maarif Kitaphanesi ile anlaştık, mülkiyetini oraya devrettik şiirlerin”

Kitabın ikinci baskısını da İş Bankası yaptı. O zamanlar İş Bankası Yayınları’nın başında Ümit Yaşar Oğuzcan vardı. Ümit Yaşar köye önce oğlu Vedat’ı gönderir. Yeyip içip sohbet ederler. Konuşmaları sırasında Vedat Âşık’a:

“Ben İstanbul’a dönünce sana babam gelecek” der.

Gülerek yanıtlar Veysel:

“Babanı n’idiyim, ananı gönder”

“MİNİ ETEK NE İMİŞ BARİ BEN DE GÖREYİM”

Körler varlıkları ve eşyaları parmaklarıyla yoklayarak görürler.

Âşık Veysel’in de bulunduğu kadınlı, erkekli yemekli bir toplantıda o zamanların modası olan mini etek tartışılıyor. Kimileri aşırı buluyor, kimileri de bunun bir zevk işi olduğunu söylüyor. Âşık Veysel’in yanında oturan kadın da mini eteklilerden.

Âşık:

“Yahu, bu anlattığınız nasıl bir şey, bari ben de göreyim” diyerek mini etekli hanımın bacağını tutmaya çalışır gibi yapar, şakasıyla ordakileri güldürür.

“KÖR DEĞİLİM ELBET GÖRÜYOM”

Ağız alışkanlığıyla, bazen körlerle konuşurken de “şuraya bak”, “gördün mü” gibi sözler kullanırız. Âşık Veysel’le Kul Ahmet otobüsle konser için Amasya’ya gidiyorlar. Ferhat ile Şirin masalındaki dağın önünden geçerlerken Kul Ahmet, Ağız alışkanlığıyla Veysel’e:

“Ferhat’ın Şirin için yardığı kayaların önenden geçiyok Veysel Baba, görüyon mu?” der.

Âşık hemen yanıtlar:

“Kör müyüm elbet görüyom”

“AHMAKLIĞI KOCA GÖVDESİNDEN BELLİ”

Eskiden, bir litrelik, iki litrelik şişelerde satılan ucuz “Derdalan” şarapları vardı. Sivralanda Âşık’ın konuğuydum. Bakkaldaki bütün rakıları bitirmiş, mecburen Derdalan şaraplarına talim ediyorduk. Üç koca şişeyi devirdiğimiz halde kafayı bulamamıştık. Âşık kestirip attı:

“Boşa zahmet çekmeyek, sarhoş etmez bu şarap, ahmaklığı koca gövdesinden belli.”

“KÖR GİBİ ÜÇ KÖFTEYİ BİRDEN ALMIŞIM”

Âşık’ın Ankara’ya geldiğini, büyük oğlu Ahmet’le Köprülü Palas’ta kaldığını duydum. Gidip akşam yemeğine aldım. Sofrada Şarkışla’nın ünlü bulgur köftesi vardı. Bu yemek sulu köfteye benzer, ancak pirinçle değil, bulgurla yoğrulur. Âşık yemeğini kendi yiyordu. Kaşığına üç köfte birden gelmişti. Ağzına götürünce yakındı:

“Kör gibi üç köfteyi birden almışım.”

“ÜÇ OLUR, HİÇ OLUR”

Şarkışla ve köylerinde davar’a mal denir. Sivralan’daki bir söyleşimizde sordum:

“Sen çocukken ekonomik durumunuz nasıldı. Örneğin, kaç malınız vardı?”

Şu yanıtı verdi Âşık:

“Bilmem… Mal sayılı bir şey değil ki! Üç olur bazen hiç olur.”

“AŞAĞIDAN AYNI ÇIKIYOR”

1970 haziran başları. Âşık’la televizyon film çekimi için Sivralan’dayım. Çekimler bitince elma bahçesinde çilingir sofrasını kurup nevaleleri serdik.

Âşık dana jambonunu çiğnerken kameraman Tanju takıldı:

“Domuz etinden.”

Âşık aldırmadı:

“Boş ver! Yukardan ayrı girseler de aşağıdan hepsi aynı çıkıyor.”

“HER AĞAÇ BAŞKA TÜRLÜ FISILDAR”

Şarkışlanın yetiştirdiği bir başka halk ozanı daha var: Hüyüklü Ali İzzet. Yıl 1966. Mehmet Salihoğlu bir mecliste Âşık Veysel’e sorar:

“Ali İzzet Özkan’ı beğenir misin? Şiirlerini nasıl bulursun?”

Âşık duraklar. Sonra kadehinden bir yudum çekip şu yanıtı verir:

“Şairler ağaçlara benzerler. Rüzgar esince her ağaç başka türlü fısıldar. Çünkü hepsinin dalları, yaprakları başka başkadır. O sesi beğenip beğenmemek ağaca düşmez”

Her şair kendi doğrularına inanır, şiirini de o doğruları ölçü alarak yazar, ona göre ses verir. Bir şairin, değişik ses verdi diye bir başka şairi eleştirmeye hakkı yoktur, demek istiyor Âşık Veysel. Ancak kanımca, Âşık bu nükteyi soruyu geçiştirmek, yanıtlamamak için yapar. Ali İzzet, başta Hüseyin Ülker olmak üzere, bazı halk ozanlarının şiirlerini kendi şiirlerine aktardığı için Âşık Veysel onu sevmezdi.

“BEN KÖRÜM SEN DE Mİ KÖRSÜN”

Sofra kuruldu, leğeni andıran koca bir tepsi kondu ortaya. Et kokusu kapladı odayı. Ağaçta sallanan kuzu kebap olmuş, tepside geliyordu. Rakı şişeleri açıldı. Hayli kalabalıktık: yapımcısı, konuşmacısı, ışıkçısı, sesçisi, kameramanıyla biz televizyoncular, köyün öğretmenlerinden bazıları, Âşık’ın oğulları Ahmet ve Bahri falan. Onca insan masaya sığmayacağından Veysel’in kızı Zühre ayrıca, konukların yanlarına sahan, tabak sıkıştırdı. Tepeleme köy ekmeği yufka da masanın yanına çekilen bir iskemleye kondu. Ağız şapırtıları arasında sohbet başladı. Âşık, sedirdeki yatağında, sırtını duvara verip yaslanmıştı. Hizmetini hemen yanıbaşında oturan Burhan öğretmen yapıyordu. Veysel rakıyı sulandırmadan, yani yanında suyla içer, önce rakısını yudumlar sonra suyu. Burhan öğretmen de Âşık’ın eline önce rakı, sonra su bardağını sıkıştırıyor, daha sonra da mezeyi ağzına veriyordu. Âşık yeyip içerken Burhan öğretmene takılmadan da duramıyordu:

“Bu Burhan öğretmenle hiç geçinemiyok. Etmediğini koymaz bana. Hiçbir şey yapamasa dama çıkıp bacanın ağzını tıkar, dumana boğar odayı. Kovuktan tilki çıkaracak sanki…”

Burhan öğretmen bu sözleri karşılıksız bırakmayıp, Âşık’ın elinin dibine, rakı bardağı yerine su bardağını sürdü. Âşık Veysel rakı diye su içince yüzünü ekşiterek çıkıştı:

“Ne diye önce su veriyon?”

“Ben mi verdim kendin aldın.”

“Ben körüm, sende mi körsün!”

“ANALARI BİLİR BEN NE BİLEYİM”

Âşık Veysel’e sordum:

“Kaç yaşında başladın saz çalmaya?”

“Dokuz, on yaşında. Babam Ortaköy’deki Mustafa Abdal Tekkesinden kırık bir saz bulmuş. Oğlanın gözü görmüyor, hiç değil bu sazla oyalansın. Çalmayı bellerse düğüne derneğe götürürler, hem üç beş kuruş alır, hem de insan içinde itibarı artar, demiş kendi kendine. Bizim köyde bir Molla Hüseyin vardı, takma adıydı molla, öyle softa, yobaz değildi. Kendisi saz da çalardı. Benim sazı onardı, tutkalladı, bağırsaktan perde yaptı, düzenledi. Hey gidi günler…”

Âşık’a saz çalmayı öğreten, Veysel’in ilk saz ustası Molla Hüseyin bir toprak adamı. Ama söyleşiyi, işreti toprağı işlemekten daha çok severmiş.

Devam etti Âşık:

“Hoş sohbet, çalıp çağırmayı seven bir insandı. Çocukları çalışırdı daha çok. Hüseyin gelen misafirlerle eğlenir, oturur, yer içer, sohbet eder, bazen de, kafasına bir şey takılınca çatar, kavga çıkarır, gününü böyle geçirirdi.”

Sordum:

“Mollanın çocukları arkadaşların mıydı? Aralarında kaç yaş fark vardı?”

Âşık espiri fırsatını kaçırmadı:

“Anaları bilir, ben ne bileyim.”

“ÇIKARAN BULUNUR ELBET”

Bütün gençler, yetişkinler askere alınmış, köyde “avratlarla” yaşlı “herifler”, bir de, kör olduğu için Veysel kalmıştı. Kapının önüne çıktı, dibek taşına oturdu. Bir süre dalgın, küllükte eşinen tavuklara, yan evin bacasından mavi, ince çizgilerle tüten dumana baktı. Korkunç bir sıkıntı vardı içinde. Yanlızlık mı? Yoksulluk mu? Zebunluk mu? Dere yatağına indi. Nemli otların üstüne yatıp göğü seyretti bir vakit. Doğruldu, sırtını armut ağacına verip oturdu. Dereden kalkan dumanlar taşlar arasına giriyor, göğe yükseliyordu. Yerden bir taş alıp attı. Birkaç kuş havalandı, otlar arasından hışırtılar duyuldu, kurbağalar ötmeye başladılar. Gürültü iyi geldi, yalnızlığına bir ortak bulmuştu hiç değilse. Armut ağacından bir dal kırıp tüfek gibi sağa sola doğrulttu, ateşledi. Adam yerine koymamış, askere almamışlardı onu. Sıkıntısı bundandı. Deyneğini, bir yere vurup, bir havada savurarak dere yatağından yukarı, yamaca doğru çıkarken ardından bir ses geldi:

“Uğurlar olsun oğlum.”

“Sağ ol emmi.”

Sesin sahibini tanımıştı, yetmişlik Veli emmiydi. Ses devam etti:

“Nereye böyle?”

“Hiç, dolaşıyom öylesine.”

Karac Ahmet’in kör oğlu adama sağlığını sordu:

“Keyfin nasıl emmi?”

Emmi yakındı:

“İyi değilim, içimde dert var.”

Sözde teselli etti adamcağızı:

“Allah büyüktür, çıkaran bulunur elbet!”¹

“DAĞ ÇİÇEĞİNİN KOKUSU KENTTE KAYBOLUR”

1941 yılları. Cevat Dursunoğlu, Tahsin Banguoğlu, Bedrettin Tuncer ve Muzaffer Sarısözen, o sıralarda Ankara’ya gelen Âşık Veysel’in sazını ve sohbetini dinlemek için Ahmet Kutsi Tecer’in evinde toplanırlar. Böyle bir toplantı yapılacağını duyup, “bir usta karşısında kendini sınamak istediği için” Ruhi Su da Tecerlere gider. Yeyip içip sohbet ederler. Veysel saz çalar, türkü söyler, fıkralar anlatır. Bir ara Ruhi Su da türkü söyleme arzusunu belli eder.

“Pekâlâ, hadi bakalım Ruhi Su, sen de bir iki türkü söyle” derler.

Çalıp söyler Ruhi Su. Sorarlar Veysel’e:

“Nasıl buldun Âşık?”

Veysel bir süre düşünüp yanıtlar:

“Dağlarda bir çiçek olur, onu alır şehre getirirsin, güzel saksılarda, güzel topraklar içinde yetiştirir, geliştirirsin. Belki daha güzel bir çiçek olur ama o eski kokusunu bulamayız.”

“KURT DOYDUĞU YERE DOKUZ KEZ VARIR DERLER”

Âşık Veysel, ressam Balaban ve gazeteci Mustafa Ekmekçi beraberler. Mustafa Ekmekçi sohbet sırasında sorar:

“Veysel amca, şimdiye kadar dolaştığın yerleri bir hesap etsek ne kadar tutar?”

Âşık bu garip soruyu yanıtlayamaz:

“Valla bilmem ki… Türkiyeyi hep dolaşırım.”

Ekmekçi sorusunu yineler.

“Kaç kilometre tutar?”

Veysel bu kez şu yanıtı verir:

“Sen ananın uçkurunu ölçtün mü Ekmekçi?”

“Yoo!”

“Gittiğim yerleri ben de metreynen ölçmedim, nereden bilecem.”

Sonra sözü ev sahiplerine yöneltir Âşık:

“Kurt doyduğu yere dokuz kez varır, derler. Nerede rağbet görür isek oraya gidiyok. İzmire var belki yedi sekiz kez seferim, Ankara’ya İstanbul’a da öyle… Sizin evi de belledik. Gayri gorkun benden, kapıyı pacayı sıkıca örtün.”

Âşık kısa bir süre önce mide ameliyatı geçirdiği için sigara dumanından da rahatsız. Sözünü bir başka nükteyle bağlar:

“Bu kadar çok cuğara da içmeyin. Kurt dumanlı havayı sever.”

“SAĞA SOLA SAPARSAM BİR ÇUKURA YUVARLANIRIM”

Özellikle 1961 Anayasasından sonra halk ozanlarının çoğu işçinin ve köylünün ekonomik haklarını savunan, kapitalist ve emperyalist düzeni yeren şiirler yazdılar. Âşık Veysel ise, eğitimin, uygarlığın, teknolojinin yararlarını öğen, soy ve mezhep ayrımcılığını yeren dizeler yazmaktan öteye gitmedi. Nedenini sorduğumda şu nükteyle yanıtladı:

“Ben körüm, dosdoğru yürümeyip sağa sola saparsam bir çukura yuvarlanırım.”

“BÜTÜN DÜNYA DİNLEYECEK”

Eli biraz para gören, ünlenen Âşık, artık elinde sazı, yanında bibisi (halası) oğlu İbrahim, durmadan gezip dolaşıyor. Ankara’da sahnelerde, okullarda nasiplerini kazanıp Sivralan’a dönerler. Sonra İstanbul’a gitmeyi kararlaştırırlar. Önce iki kez İzmir’e uğrarlar. İzmirde ellerine radyo müdürü Mesut Cemil bey’e yazılı tavsiye mektubu verilir.

O zamanlar henüz resmi bir radyoevi yok. Tokatlıyan Oteli’nden yayın yapılıyor. Mesut Cemil, mikrofon önüne çıkarmadan önce Âşık Veysel ve İbrahim’i bir odaya alır:

“Aman iyi söyleyin, bütün dünya sizi dinleyecek” der.

Söylemeye başlarlar. Bangır bangır bağırmalarından yer gök sarsılır. Neye uğradığını şaşıran Mesut Cemil bey onları susturup hayretle sorar:

“Niye böyle ortalığı yıkıyorsunuz?”

Bu kez şaşırma sırası fukara Veysel’e gelir:

Dünya sizi dinleyecek demedin mi? Herkes işitsin diye böyle bağırdık.”

“PETEKSİZ ARININ BALI YALANDIR”

Kimi popçular düzenleme yoluyla ya da yeniden besteleyerek Âşık Veysel’in şiirlerini ve türkülerini perişan ediyorlardı. Sivralan’dayken Veysel’e sordum:

“Şiirlerini ve türkülerini değiştirerek çalıp söyleyenler var. Dinledin mi onları, nasıl buluyorsun?”

Âşık sorumu kendi şiirindeki dizelerle yanıtladı:

“Dız dız eden her sineğin balı olmaz, Peteksiz arının balı yalandır.”

“SENİNKİNE GÜVENİP ONU GETİRMEDİM”

Âşık Veysel Ankara’da, Yüksek İhtisas Hastanesinde. Bir dostu ziyaretine gelir. Onu odada refakatsiz görünce sorar:

“Niye hanımın yanında yok?”

Âşık yanıtlar:

“Seninkine güvenip onu yanımda getirmedim.”

“BU DELİĞE BEN Mİ SAKLANACAM?”

Âşık Veysel dördü kız, ikisi erkek, altı çocuk sahibi. Ayrıca yeğeni var, torunları var. Bir tek ev ihtiyacı karşılamaz, ikinci bir ev yaptırmaya başlar.

Âşık inşaatı kontrole gelir. Bazı yerlerde tuğlaların arası açık kalmış. Bir deliğe parmağını sokup ustaya seslenir:

“Bu deliğe ben mi saklanacam usta?”

Âşıkın kör haliyle inşaattaki kusurları bulması ustayı çok şaşırtır:

“Kör olan sen değilmişsin benmişim baba” der.

“İÇKİYİ BIRAKIŞIMI KUTLUYOM”

Tatlı bir Sivralan akşamı. Âşık, ben, Âşık’ın iki oğlu Ahmet ve Bahri rakılı sofradayız. Veysel baba mide ameliyatı geçirmiş, bu yüzden, karısı Gülizar Ana içmesini istemiyor. Âşık tam rakıyı yudumlarken Gülizar Ana içeri girip çıkıştı:

“Hani içkiyi bırakmış idin?”

Sakince yanıtladı Âşık:

“Heye bıraktım.”

Gülizar Ana kısık sesinin tonunu yükseltti:

“O halde bu yaptığın nedir?”

Âşık da sesini dikleştirdi:

“Ne olacakmış, içkiyi bırakışımı kutluyom, bu kadarı da hakkım değil mi!”

“BEN Mİ GÖMÜLECEM SEN Mİ?”

Akşam, Âşık Veysel ve iki oğluyla, Sivralanda sofradayız. Veysel’in büyük oğlu Ahmet içki kullanmaz. Küçük oğlu Bahri babası gibi sever içkiyi, ama, babasının yanında aşikar içmez de gizlice yudumlar rakıyı.

Sordum Âşık’a:

“Ölümden korkar mısın?”

“Yoo, ne gorkacam, ölüm benim arkadaşım, insan arkadaşından korkar mı?

Derken söz dönüp dolaşıp Âşık’ın öldükten sonra gömüleceği yere dayandı. Veysel doğduğu yer olan Ayıpınarı Otlağına gömülmek istiyor:

“Üstüme taş komayın, aman sakın taş komayın, ot bitsin, çiçek bitsin, koyun kuzuya yarasın,” diyor.

Bahri karşı koyuyor:

“Ayıpınarı uzak baba, yolu yokuş, gelenin gidenin olacak, misafirlerini yorma. Elma bahçesi daha iyi, hem seversin orayı.”

Tartışma uzayıp gitti. Bahrinin ısrarı sonunda kızdırdı Veyseli, kestirip attı:

“Abuk subuk konuşma. Ben mi gömülecem sen mi?”

“ŞU TANRININ İŞİNE BAK”

Âşık Veysel’in iki gözü, Yaşar Kemal’in de bir gözü görmez. Şair ve romancı Rıfat Ilgaz, İstanbulda, Sirkecideki bir lokantada arkadaşlarıyla rakı içiyor. Bir ara dışarı doğru baktığında, Âşık Veysel, Yaşar Kemal’in koluna girmiş, tramvay durağına koştuklarını görür. Arkadaşlarına dönerek:

“Şu Allahın işine bak, iki kişiyi tek gözle koşturuyor” der.

“BİZ AŞIK’I YANLIŞ YERDE ARADIK”

Âşık Veysel beraberinde gezdirdiği adaşı küçük Veysel’le artık Ankara’dan köyüne dönecek. Âşık’ı uğurlamak için Sabahattin Eyüboğlu ve Mehmet Başaran trenin hareket saatinde gara gelirler. Üçüncü mevkiden başlayıp bütün yolcu vagonlarına bakar, Veysel’i bulamazlar. Âşık treni kaçırdı diye üzülürler.

Hayvanların ve yüklerin taşındığı kara vagonlar işçi ve köylülerin kaçak ve bedava seyahat yeriydi.

Tren kaltığında Eyüboğlu ve Başaran ne görsünler: kapıları sonuna dek açılmış bir kara vagonda Veysel’ler, işçi, köylü arasında, saz çalıp türkü çağırarak gidiyorlar.

Eyüboğlu:

“Biz Âşık’ı yanlış yerde aradık, elbette ki gerçek halkın içinde olacaktı.” der.

TİLKİNİN KUYRUĞU

Sivralan gençleri aydın ve yürekliydi. Mandıra, et kombinası, kooperatif kurmak gibi girişimlerde bulunur, resmi görevlilerden yardım isterlerdi. Bekledikleri yardımı göremeyince de bu görevlileri yüzlerine karşı eleştirmekten korkmazlardı. Zaman zaman, girişimlerine kayıtsız kalıyor diye, Veysel’i de eleştirdikleri olurdu. Bir akşam böyle bir konunun tartışıldığı sırada Âşık köyün gençlerine şu fıkrayı anlattı:

“Tazı ile horoz insanlardan bezdikleri için yeni bir köy kurmayı düşünürler. Bu yeni köylerinde yalnız hayvanlar bulunacak. Fikirlerini gerçekleştirmek için yollara düşüp bir hayli dolaşırlar. Akşam yorgun, bir ormanda konaklarlar. Horoz bir dala tüner, tazı bir çalı dibine uzanır. Sabahleyin bir tilki horozun ötüşünü duyunca sohbet için yanına gelir. Sohbet sırasında horoz

fikrini açar:

-İnsanlardan nedir bu çektiğimiz. Ben sabahları öter, saat gibi uyundırırım, tavuklar yumurta verir, inekler, koyunlar süt verir, öküzler sabana koşulup çiftlerini sürer. Onca iyiliğimize karşın tek düşünceleri bizleri kesip ya etimizi yemek, ya derimizden post yapmak. Biz düşünüp taşındık, içinde insanların bulunmadığı yeni bir köy kurmaya karar verdik.

Tilki yalvarır:

– Ne olur beni de alın!

Horoz çalıyı gösterir:

– Muhtar orada yatıyor ona söyle.

Tilki çalıya yaklaşır, tazı onu görür görmez üzerine atılıp kuyruğunu koparır. Tilki kaçıp uzaklaşır. Tepenin başına gelince geri dönüp bağırır:

– Her gelenin kuyruğunu koparırsanız iyi şeneltirsiniz köyü.

BİR BEKTAŞİ FIKRASI

Âşık Veysel akciğer kanseri. Ankara İhtisas Hastanesi’nde bir süre yatar. Sonra köyüne dönmek ister. Hastaneden çıktığında hemşerisi Şükrü Günbulut evine götürür onu.

Âşık, oğlu Bahri, gazeteci yazar Mustafa Ekmekçi masadalar. Ekmekçi şaire yaşamına değgin sorular soruyor, Âşık yanıtlıyor. Arada sohbet susup saz konuşuyor. Veysel “şimdi istek saati” deyip ordakilere hangi türküyü istediklerini soruyor. Bir yandan da sesinin artık iyi olmadığından yakınıp şu fıkrayı anlatıyor:

“Hoca namazda essalamünaleyküm ve rahmetullah deyince Bektaşi de karşılık verir:

-Aleyküm selam.

İmam öfkelenir:

-Namazı bozdun be adam. Nerden geldin sen buraya, defol git.

Bektaşi şaşırır:

– Ben ne yaptım ki hoca? Sen selam verdin, ben de aldım.

Hoca:

-Ben sana mı selam verdim? Meleklerle selamlaştım.

Bektaşi dayanamaz:

-Senin gibi imamın benim gibi meleği olur be hocam!”

Fıkrayı bitirdikten sonra ekliyor Âşık:

“78 yaşındaki adamın sesi bu kadar olur, kusura bakmayın.”

TİLKİ FIKRASI

Âşık Veysel yalnız bir halk ozanı değil, aynı zamanda “yerel sanatçı”ydı. Yanık bir sesi, tatlı bir sazı vardı. Bütün Türkiyeyi dolaşır, sahnelerde, okulların ve üniversitelerin gösteri salonlarında çalar, söylerdi. Plakları satılırdı, radyoda okurdu, televizyona çıkardı. Aynı zamanda iyi bir şair olduğu için, ünlü yazarların, bakanların, millet vekillerinin meclislerine konuk olurdu.

Köylüydü ve alçak gönüllüydü. Kendi sınıfından insanları da kırmaz, onların yoksul masalarını da şenlendirirdi. Bu yüzden çok fazla sayıda insan Âşık Veysel’i tanırdı ve hayli insan onunla birlikte bulunmuştu. Bazı garip yaratıklar vardır, kendilerini bir şey sanarlar. Âşıkla karşılaştıklarında isimlerini söylemez Âşıkın onları seslerinden tanımalarını isterlerdi. Bir duyuyu yitirenlerin bir başka duyusu güçlenirmiş. Veysel Şatıroğlu’nun kulakları gerçekten çok güçlüydü. İlk karısı Esma’nın deyimiyle “Yılanın deliğine girsen seni soluğundan bulup çıkarır.” Ancak, bir ya da birkaç kez karşılaştığı her insanı yıllar sonra sesinden tanıması elbette olanaksızdı. Böyle hallerde Veysel bu tilki fıkrasını anlatarak durumu savuştururdu:

“Tilki bir gün köye gelmiş. Gören bir köylü bağırmış:

-Aaaa tilkiye bakın!

Bir başka köylü:

-Sahiden de, tilki bu, demiş

Ötekiler yinelemiş:

-Tilkiye bakın tilkiye

-Yahu şu tilki değil mi?

Tilki konuşanlara dönüp kendi kendine mırıldanmış:

-Bunların hepsi beni tanıyor ama ben hiçbirini tanımıyorum.”

Ve ardından eklerdi Âşık:

“Biz de öyle olduk, tanıyanımız çok.”

BABAMIN EVİNDE BU DA YOKTU YA

Anadolu insanı ikramı sever, konuğunu ağırlamak için elinden geleni yapar. Yine de bir şeyler eksik kalmış gibi eziklik içindedir, özür diler. Kimileri sofrayı iyice donattıkları halde, zamansız yakalanıp alelacele bir şeyler hazırlamış gibi, gösteriş olsun diye özür dilerler. Kimileri de ağız alışkanlığıyla yapar bu işi: “hatamız olduysa kusurumuza kalmayın” gibilerden.

Bu durumlarda Âşık Veysel şu demirbaş fıkrayı anlatır:

“Kızın biri evlenmiş. Evine gezmeye gelen eski tanıdıkları ‘kız kocan da pek çirkinmiş’ demişler.

Kız oralı olmayıp şu yanıtı vermiş:

– Amaan! Varsın çirkin olsun, babamın evinde bu da yoktu ya…”

ÂŞIK VEYSEL VE GÜLİZAR ANA

İkinci eşi ve hayattaki bütün çocuklarının anası olan Gülizar’ı daha çok över ama bazen de yererdi şiirlerinde Âşık Veysel.

Överdi:

Bir kökte uzamış sarmaşık gibi

Dökülmüş gerdana saçların güzel

Gözlerin ufukta bir ışık gibi

Kara bulut gibi kaşların güzel

Koynundaki turunç mudur nar mıdır?

Adın Huri midir Gülizar mıdır?

Gözlerinden akan yağmurlar mıdır/?

On beş on altı mı yaşların güzel…

Yererdi:

Nice ağu içtim dost eli ile

Kafa çatlak gözü perdeli ile

Nice yıl eğlendim bir deli ile

Gülizar Ana saftı ya da saf görünüyordu. Kocası ne söylerse söylesin, genellikle, direnmez, boynunu eğip kabullenirdi. Vakit gece yarısını geçmişti ama Bahri’nin de, benim de uykumuz yoktu. Yan odaya geçtik. Gülizar Ana yatmamıştı henüz. Gözleri, Bahri’nin deyimiyle, tavşan gibi ışıldıyordu. Az sonra Âşık da geldi. Evlilik öykülerini, Gülizar Ana ve Âşık’tan ilk kez

dinledim. Sordum Gülizar Ana’ya:

Kolaylıkla verdiler mi Aşık’a seni? Güçlük çıkarmadılar mı?

Yanıtladı:

Çıkardılar, çıkarmaz olurlar mı. Naçardır, gözleri kapalı, kızı nasıl geçindirecek bu adam, gibilerden. Ama dedem, rahmetli, “Verin gitsin, benim içime doğuyo, bu adamın kısmeti bol olacak” deyince rıza gösterdiler. Kısmatımız bollandı çok şükür. Neyimiz eksik? Ben eve geldim Âşık’ın kısmeti açıldı. Önceden böyle Âşıklığı yok idi. Onun bunun demelerini söylerdi. Çarık çitirdi, zorlu çarık çitirdi. Benden sonra başladı kendinden söylemeye.

Aşık’a döndüm:

Bak ne diyor Gülizar Ana, Aşık. Onunla evlenmeseymişsin ünün dünyaya yayılmazmış.

Aşık gülümseyerek yanıtladı:

Sen onun lafına bakma. O anormal, hoş anormalin ne olduğunu da bilmez ya!

Gülizar Ana’ya sordum:

Sen anormal misin Gülizar Ana?

O da ne ki uşak?

Aşık anormal diyor sana

O diyorsa doğrudur, iyisini o bilir.

KAPI KİTLİ, CÜZDAN CEPTE, PARA YOK

Âşık Veysel köyünden çıktığında, gözleri görmediği için, yanında hep birini bulundururdu. Halasının (bibisinin) oğlu İbrahim’i sever ve ona güvenirdi. Hatta, evleneceği Gülizar’ı istemek için Hafik’in Yaprak köyüne yengesi Topal Yeter’le bibisoğlu İbrahim’i göndermişti. Âşık Veysel’in birlikte dolaştığı ilk insan İbrahim’di. Çocuğuymuş gibi bakarmış Âşık’a, yolda elinden tutar, sofrada yemeğini yedirir, piposunu yakarmış. Sesi güzeldi. Sahnede, radyo evinde türküleri bazen birlikte söylerlerdi. İlk plaklarından bazılarını da İbrahimle birlikte doldurdu. Tarsusta bir otel odasında beraberler. Gece Âşık’ın cüzdanı çalınır. Açıkca söyleyemez ama İbrahim’den şüphelenir ve bu şiiri yazar:

Parça parça olsun paramı çalan

Kimi gerçek dedi kimisi yalan

Dünyada görmedim böyle bir pilan

Kapı kitli cüzdan cepte para yok

Gezdim İstanbul’ u İzmir Ankara

Şadırvanlı Handa kaldı bu para

Bu nasıl dalgadır bu ne dubara

Kapı kitli cüzdan cepte para yok

İsa değil göğe çıksın sır olsun

Alanların iki gözü kör olsun

Tarsus’ta bu destan hatıra kalsın

Kapı kitli cüzdan cepte para yok

Bilsem gelmez idim ben bu Tarsus’a

Bu gamlı gönlümü koymazdım yasa

Haber verdim inzibata polise

Kapı kitli cüzdan cepte para yok

Ehli dil olan asla bunu almaz

Herkesin ettiği yanına kalmaz

Bu ne muammadır hiç kimse bilmez

Kapı kitli cüzdan cepte para yok

Olan oldu Veysel boşuna yanma

Sana kim dedi ki uyu uyanma

Sılaya gitmeyi severim ama

Kapı kitli cüzdan cepte para yok

Ve Âşık’la İbrahim’in arası bu yüzden açılır. Ozan’ın köylüsü öğretmen Veysel Kaymak, “Aşık Veyselli Yıllar” adlı kitabında şunları yazar:

“Şair bu olay üzerinde fazlaca düşünmüş olmalı ki son zamanlarda konu açıldığında Allahtan korkmadan paramı İbraam aldı diyemem. Akşam kahvede tanıştığımız, bize sigara ikram eden garip kılıklı kişiler de yapmış olabilir diyerek bir tür günah çıkarırdı.”

TASAVVUF

Erdoğan Alkan, Aşık Veysele şiirlerindeki tasavvuf etkisinin nereden geldiğini sorar.

Âşık Veysel de der ki:

Tekkelerden, Ortaköy’de bir Mustafa Abdal Tekkesi vardı. Yıkıldı sonradan, yerine karakol, ortaokul yapıldı. Hasan Baba ve Araboğlu Derviş Mehmet, babalarıydı bu tekkenin. İkisi de mücerret idi. Mücerret demek, dünya evine girmemiş, demek. İlmiyle tanınmış kimselerden olurdu mücerretler. Üç gün, beş gün, bazen bir ay kalırdım tekkelerde. En çok Hasan Baba’yı sever idim. Olgun bir insandı, cömertti.

SESSİZLİK

Erdoğan Alkan, bir sohbet esnasında Aşık Veysele sorar:

Ne zaman yazarsın şiirlerini, gündüz mü, gece mi?

Aşık Veysel bir an düşündükten sonra cevaplar:

Gece yazarım. Gözlerimi yitirdiğimden benim bütün duygum kulaklarımda toplanmıştır. Geceler sessiz oluyor, daha iyi kendimi dinleyebiliyorum, daha iyi duyuyorum tabiatın sesini, daha iyi şiire veriyorum kendimi.

EŞYA

Erdoğan Alkan, bir röportajda Aşık Veysele sorar:

Eşyaya ve insana kendi dünyanda bir şekil veriyor musun?

Aşık Veysel de yanıtlar:

Veremiyorum. Sebebi ise Aşık Hüseyin, söyle demiş: “İnsan kısım kısım, yer damar damar” İnsanların hepsi bir renkte bir ölçüde değil ki ona göre bir karara varayım.

MEZAR

Erdoğan Alkan, bir röportajda sorar:

Mezarının nasıl yapılmasını istersin?

Aşık Veysel de:

Ben, öldükten sonra üzerimde otlar bitsin, çiçekler açsın. Üzerimi taş kapatır, çimento kapatır hiç kimse istifade edemez. Yalnız benim toprağım da milletime hizmet etsin. Orada biten otlardan koyun yesin ot olsun; kuzu yesin süt olsun; arı götürsün bal olsun. Benim taşın altında yatmakla bir istifadem yok, düşüncem bu.

Âşık Veysel’in vefatının ardından Hürriyet Gazetesi tarafından başlatılan ve dostları ile sevenlerinin katılımıyla kısa sürede tamamlanan kampanya sonucu, Gülhane Parkı’nda yaptırılan Âşık Veysel heykeli, 1973’ten beri her 21 Mart’ta dostları ve sevenleri için bir buluşma noktası haline geldi. Bu buluşmalarda, dostları ve sevenleri tarafından birçok anı ve hatıra paylaşıldı.


KERBELA

1960’lı yıllarda, bir boksör uluslararası bir turnuvaya katılmak üzere Irak’ın Bağdat şehrine gitmeden önce, tanınmış bir halk ozanıyla görüşür. Ozan, uzun zamandır görmek isteyip de gidemediği Kerbelâ ve Necef’teki kutsal mekânlardan bahseder ve boksörden, oralara giderse kendisi adına dua etmesini ister.

Irak’ta, maç öncesinde Türk sporcuları ziyaret eden büyükelçi, onlara bir dilekleri olup olmadığını sorar. Boksör, bu kutsal şehirleri ziyaret etmek istediğini belirtir. Büyükelçi ise, altın madalya kazanması durumunda yalnızca bu şehirlere değil, Mekke ve Medine’ye bile gitmesini sağlayacağını söyler.

Boksör, bu motivasyonla son karşılaşmasına çıkar ve rakibini yenerek şampiyon olur. Bunun üzerine büyükelçi, ona resmî bir araç, şoför ve koruma eşliğinde kutsal yerleri ziyaret etme imkânı sunar.

Türkiye’ye döndüğünde, boksör tekrar halk ozanını ziyaret eder. Ozan, bu ziyaretten büyük sevinç duyar, ayağa kalkar ve boksörün gözlerinden öperek, “Seninle o yerleri görmüş gibi oldum,” der.

YUKARI TEKKE

Millî boksör Hüseyin Yıldırım, işyerine ziyarete gelen Âşık Veysel’le sohbet ederken şöyle der:

“Âşık, Allah’a şükür durumum iyi. Yukarı Tekke’den tüm Sivas’ı gören bir tarla aldım. Oranın bir kısmını aile mezarlığı, bir kısmını da garipler ve polis şehitleri için Sivas Belediyesi’ne bağışlamak istiyorum.”

Âşık Veysel ise duygulanarak şu cevabı verir:

“Hüseyin Efendi, ölümüzün nerede kalacağı hiç belli olmaz. Bazen tayyareden düşersin, bazen deryada boğulursun, bazen yanar kül olursun, bazen çocuklar okumaya başlar bir yere göç edersin, bazen de başka diyara gidersin.”

Ve şu dizeleri okur:

Ördek uçtu viran kaldı gölümüz,
Kim bilir ki nerde kalır ölümüz.

MERAM

1967 yılında Sivas Orduevi’nde bir Tugay Gecesi düzenlenir. Geceye birçok sanatçının yanı sıra Âşık Veysel de davet edilir. Etkinliğe Tugay Komutanı Sabri Kolçak, Sivas Belediye Başkanı Rahmi Günay, Sivas Lisesi Müdürü Cahit Turhan, Kurmay Başkanı Tacettin Albay, Nivüt Yetkin, Hamit Fendoğlu, Feyzi Halıcı, Şemsi Belli ve millî boksör Hüseyin Yıldırım da katılır.

Konser başlamadan önce Âşık Veysel salona gelir ve kendisi için ayrılan yere oturur. Bu sırada Nivüt Yetkin, Hamit Fendoğlu, Feyzi Halıcı, Şemsi Belli ve Hüseyin Yıldırım da gelerek onun masasında toplanırlar. Sohbet sırasında biri Âşık Veysel’e şöyle bir soru yöneltir:

“Benim gözlerim görüyor, eğitimim de iyi. Birçok birikimim olmasına rağmen denizi, doğayı senin kadar hissedemiyorum. Oysa sen görme engelli, eğitim görmemiş bir köylüsün. Buna rağmen doğayı ne güzel anlatıyorsun. Bunun sırrı nedir?”

Bu sözlerden rahatsız olan Âşık Veysel şu cevabı verir:

“Efendim, bu içimden geliyor. Bir Allah vergisidir. Sezgi, anlayış ve algı meselesidir. Siz öylesiniz, ben de böyleyim. Ben hayatı daha çok sezgilerimle yaşayan biriyim. Mesela bizim köyde kara bir eşek var. Ona ‘çüş’ dersin durur, ‘deh’ dersin yürür, pel pel gözlerine bakar ama derdini anlatamaz.”

BAYRAK

Âşık Veysel, Sivas’a her gelişinde milli boksör ve nikâh şahitliğini yaptığı Hüseyin Yıldırım’ın spor mağazasına uğrardı. Bir ziyaretinde Hüseyin Yıldırım, Âşık Veysel’in okullarda konserler verdiğini ve bayrağı çok sevdiğini bildiğinden, okullara hediye etmesi için bir bayrak verdi.

Bir gün yine mağazaya gelen Âşık Veysel, sohbetin ardından Hüseyin Yıldırım’ın hediye için rafa uzandığını gördü. Belki de “mal canın yongasıdır” düşüncesiyle her seferinde büyük bayrak verdiğinden, bu kez küçük bir bayrağı sararken Âşık Veysel şakayla karışık:

“Hüseyin Efendi, gözüm kör olsun ki küçük bayrak verdin!” dedi.

Hüseyin Yıldırım’ın mahcup olduğunu hissedince de gönlünü almak için gülümseyerek ekledi:

“Beni kör zannetme!”

NİKAH

1962 yılında Sivas’ta, milli boksör Hüseyin Yıldırım ve Seher Yıldırım’ın nikâh törenine ünlü halk ozanı Âşık Veysel şahit olarak katılır. Törende, şahitler arasında Âşık Ali İzzet Özkan ve eski milletvekili Nihat Doğan (1928-2003) da bulunmaktadır.

Nikah kıyıldıktan sonra, salondaki misafirler Âşık Veysel’den bir türkü çalıp söylemesini ister. Ancak ortam oldukça gürültülüdür. Bunun üzerine Âşık Veysel sazını alır ve şu dörtlüğü okur:

“Bunun adı saz
Sesi çıkar pek az
Kalabalık ederseniz
Vallahi duyulmaz”

GÜNAYDIN

Sabah dersinde, öğrencilerine gülümseyerek seslenir:

Günaydın!

Sınıfın sessizliğini bekledikten sonra devam eder:

Bakın çocuklar, biraz öncekinden daha güzelsiniz şimdi. Daha aydınlık, daha berraksınız. Gözlerinizdeki ışığı daha net görüyorum.

Yardımcısının getirdiği sandalyeye oturur ve sözlerini sürdürür:

“Günaydın” demekle gün aydınlanmaz. Asıl aydınlığı biz getiririz; sizlersiniz o ışık. “Günaydın”ın manası, güneşin doğuşu değil, insanın bilgiyle parlamasıdır. Günü aydınlatan bilimdir, öğrenmektir. Karanlığa boğansa cehalettir.

Derin bir nefes alır:

Benim dünyam, güneşin aydınlattığı halde, bilgisizlik yüzünden karardı. Eğer çevremdeki insanlar bilseydi, yedi yaşımda çiçek hastalığını tedavi ettirirlerdi. Belki de bugün sizin gibi, iki gözümle bakardım etrafıma. Ama olmadı.

Sonra sesini yükselterek:

İşte bu yüzden birbirinize “Günaydın” derken, yalnız güneşi değil, içinizdeki ışığı hatırlayın. Bilgiyle donanın, etrafınızı aydınlatın!

Sözleri biter bitmez sınıfta coşkulu bir alkış yükselir. Herkes ayağa kalkmış, bu anlamlı konuşmayı onurlandırmaktadır.

YAPRAK

1944 yılında Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde görev yapan Âşık Veysel, bir gün şiddetli yağmura yakalanır. Yağmur zamanla doluya dönüşünce öğretmenler ve öğrenciler uzun süre dışarı çıkamaz. Dolu durulunca Aşık Veysel, her gün oturduğu ve eliyle kontrol ederek büyümesini takip ettiği kiraz ağacının yapraklarının delindiğini, bazılarının da döküldüğünü görür ve çok üzülür.

Aşık Veysel, enstitüden Hidayet Gülen’e şu soruyu sorar:

“Bir insanın bir yeri kesilse canı acıyor, ağlıyor, inliyor. Peki, ağaçların yaprakları koptuğunda, meyveleri toplandığında ya da dalları kırıldığında onlar da aynı acıyı hisseder mi?”

İki gün sonra, yine o kiraz ağacının dibinde Aşık Veysel, Hidayet Gülen’e döner ve:
“Kâğıt kalem var mı?” diye sorarak yazdırmaya başlar:

Bir ulu ağaçtan bir yaprak düşse
O anda acısın duyar iniler
Katlansa acıya, sakince geçse
Esen rüzgarlara uyar iniler

Dağlar çiçek açar, Veysel dert açar
Derdine düştüğüm yâr benden kaçar
Gerçek âşık olan kendinden geçer
Derdini âleme yayar iniler

ÖLÜM

Âşık Veysel, Ankara Radyosu’ndaki bir söyleşide ölüm hakkında şöyle konuşmuştur:

“Ölüm hakkında kim ne diyebilmiş ki ben de bir şey söyleyeyim? Bence ölüm de yaşam kadar doğal bir şey. Ölümden kaçış yok. Ancak ölüm bir son değil, insan geride bıraktığı eserleriyle yaşamaya devam eder. Ben böyle düşünüyorum. İnsanı yaşatacak olan, onun eserleridir. Herkesin bir eseri vardır. Mimar Sinan’ın eserleri var, başka insanların da farklı eserleri var. İşte bu eserler var oldukça, onları yaratanlar da yaşayacaktır.”

GAZETE

Ankara’da hasta yatan Âşık Veysel’i, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Kemal Demir (1921-2010) ve Köy İşleri Bakanı Necmi Sönmez (1919-?) ziyaret ederler. Birlikte hal hatır sorup sohbet eder, duygusal anlar yaşarlar. Âşık Veysel, bakanlara şiirler okurken bir yandan da içini döker:

“Benim büyük bir suçum, büyük bir derdim var… Ne olur bunu Tercüman Gazetesi’ne yazın da içim rahatlasın: Milletime karşı mahcubum. Her gün yüzlerce telgraf, mektup, telefon alıyorum. Veysel’in sazı var ama gözleri görmez, kalem tutamaz. Kimse, ‘Cevap yazmaya tenezzül etmiyor’ diye düşünmesin. Milletim beni bağışlasın. Özür diliyorum.”

CEREYAN

Şair Feyzi Halıcı, bir sohbette Âşık Veysel’e sorar:

  • Halk şiiri söylemeyi ve yazmayı, bir Allah vergisi mi görüyorsun, yoksa bir yetenek olarak mı düşünüyorsun?

Kendimden örnek vereyim. Ben kendimi hiçbir zaman bir değer olarak görmedim. Şair, bir radyoya benzer. Radyonun düğmesini çevirdiğinde, aradığın istasyonlar tek tek çalıp söyler. Ama elektrik akımı olmazsa, düğmeyi ne kadar çevirsen çevir, bir şey dinleyebilir misin? Akım olmazsa, şair de bir şey söyleyemez.

  • Âşık, “akım” derken neyi kastediyorsun?

Akım, Cenab-ı Allah’ın verdiği ilhamdır. Ondan güç almayınca, elbette bir şey söyleyemeyiz. Bir tarlayı istediğin kadar sür, gübrele, nadasa bırak. Mahsul vermez. Mutlaka tohum atacaksın; bu şart.

  • Halk şiirimizin gerçek son halkası sensin. Senden sonraki halk şiirimiz hakkında ne düşünüyorsun?

Hakkımdaki güzel düşünceler senin görüşün. Ben bunu bilemem. Türk milleti sağ olsun. Analar ne aslanlar doğurur. Benim şiirden nasibim şu: Bir tabağın içinde bal varmış. Bizden önce gelen şairler onu yemişler. Biz kâsenin dibini yalıyoruz. Bize söylenecek söz bırakmamışlar ki!

  • Âşık, kâsenin dibindeki balı da sen yaladığına göre, bundan sonra kimseye bir şey kalmayacak mı yani?

Arı yok değil ya! Yeniden tabağı doldururlar. Dünyada ne arı, ne bal, ne çiçek tükenir!

BEKÂR

Yavuz Bülent Bakiler bir gün Âşık Veysel’e sorar:

“Âşık, en çok hangi şiirini seviyorsun?”

Âşık Veysel bu soruya karşılık kendi sorusunu yöneltir:

“Evli misin, bekâr mısın?”

Yavuz Bülent Bakiler cevaplar:

“Bekârım.”

Âşık Veysel şöyle devam eder:

“Eğer evli olsaydın, çoluk çocuğa karışmış olsaydın, sana şunu soracaktım: ‘Peki, hangi çocuğunu daha çok seviyorsun?’ Adım gibi eminim ki cevabın, ‘Hepsini eşit derecede seviyorum,’ olurdu. Şimdi bekâr olduğun için belki bu sözlerimi anlamakta zorlanıyorsun. Şiirlerim benim için evlat gibidir, hepsini aynı derecede severim. Hiçbirini diğerinden üstün tutmam.”

SON KONSER

Âşık Veysel, son kez 16 Ağustos 1971’de Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde düzenlenen Hacı Bektaş Velî Anma Törenleri’ne, Hacıbektaş Turizm Derneği tarafından davet edilir. İlk gün, hınca hınç dolu bir salonda sahne alan Âşık Veysel’e halk, “Toprak” türküsünü söylemesi için ısrar eder.

Bunun üzerine Âşık Veysel şöyle der:

“Değerli izleyiciler! Zaten bana bir avuç toprak kalacak, o da üzerimi örtecek. Size daha ne verebilirim ki?”

KARACAOĞLAN

Âşık Veysel, 1941’de Sakarya Arifiye Köy Enstitüsü’nde başlayarak çeşitli köy enstitülerinde saz hocalığı yapmıştır. Ankara Hasanoğlan, Eskişehir Çifteler, Kastamonu Gölköy, Sivas Yıldızeli Pamukpınar ve Samsun Ladik Akpınar Köy Enstitülerinde görev alan Veysel, bu dönemde neşeli ve şakacı bir tavır sergiler.

Ünlü yazar Yaşar Kemal, onun bu halini görünce merakla sorar:

“Karacaoğlan da senin gibi şakır mıydı?”

Âşık Veysel, köy enstitülerinin kendisine kattığı mutluluğu vurgulamak için gülümseyerek şu cevabı verir:

“Karacaoğlan böyle şakıyamazdı zavallı, çünkü onun Hasanoğlan’ı yoktu.”

SEMERKANT

Atatürk’ün 1938 yılında vefat etmesi üzerine Âşık Veysel büyük bir üzüntüye kapılır ve şu dizeleri kaleme alır:

Ağlayalım Atatürk’e
Bütün Dünya kan ağladı

Aynı şiirin başka bir dizesinde ise şöyle denir:

Semerkant’la Buharalar
İşitti her yan ağladı

Bu ve benzeri şiirlerini okuyan bazı çevreler şu iddialarda bulunur:

  • “Gözleri görmeyen, okuma yazma bilmeyen bir köylü bu şiirleri yazamaz. Belli ki aydın kesimden bazı kişiler yazıp ona öğretiyor. Örneğin, ‘Atatürk’e Ağıt’ şiirinde geçen Semerkant ve Buhara gibi şehirleri nereden bilecek? Mutlaka başkaları eklemiştir.”

Bu iddialar Âşık Veysel’e sorulduğunda şu cevabı verir:

“Eskiden köyde radyo, gramofon yoktu. Oturur saz çalar, kitap okuturduk. Semerkant ve Buhara şehirlerini işte o kitaplardan duymuş, kulağımda kalmış.”

İLHAM

Fikret Kızılok, Türk müziğinin önemli isimlerinden biridir. Bir gün ünlü halk ozanı Âşık Veysel’i ziyaret eder. Vedalaşırken, ona şöyle bir ricada bulunur:

“Veysel Baba, şu sazımı akort eder misin? Sizden ilham almak istiyorum.”

Âşık Veysel ise ona şu cevabı verir:

“Ben sazımı halka göre akort eder, ilhamımı da onlardan alırım. Siz de böyle yaparsanız, sazınız zaten akortlu demektir.”

TEZENE

Halk ozanına sorarlar:

Usta, iyi saz nasıl olur?

Ozan şöyle yanıt verir:

Nasıl mı? İyi sazın sapı gürgen, teknesi dut, göğsü çam ağacındandır.

Sonra şunu sorarlar:

Peki, iyi sazın sözü nasıl olmalı?

Ozan kısaca cevaplar:

Sazı eline, tezeneyi diline yakıştıran bilir işte.

KÖK

Âşık Veysel, 1965 yılında Ankara Opera Oteli’nde yazar-şair Yavuz Bülent Bakiler ile sohbet ederken, insanların cehaletinden bahseder.

Âşık Veysel, cahil insanlardan şikayet ederek şunları söyler:

“İnsanlar iki türlüdür: Kimi kökten biter, kimi daldan yetişir. Cahil insanlar kökü bırakıp dala sarılır. Çünkü dalın meyvesi vardır, gölgesi vardır. Kökün ise görünürde bir şeyi yoktur. Üstelik kök toprağın altındadır, ama asıl önemli olan, kaynak olan köktür. Kök kesilirse, o meyveli dal da kurur, kara bir çalıya, boş bir gürültüye dönüşür. Oysa dal kesilse köke bir şey olmaz, hatta daha da güçlenir. Şimdi biz kökümüzden koptukça kuru bir çalı gibi oluyoruz. Kökle bağımızı sürdürdükçe yeşerip meyve veriyoruz. Bana göre cahil insan, kuru bir çalı gibidir. Ben, çile çeken bir insanım. Düşmanın topundan tüfeğinden değil, annemizden emdiğimiz sütü bile burnumuzdan getiren cahillerden korkarım.”

BAHÇE

Âşık Veysel, Sivrialan köyünde ilk kez bahçesine meyve ağaçları diker. Köylüler ise alaycı bir tavırla:

“Atalarımız, dedelerimiz bunca zaman böyle bir şey yapmadı, şu kör adam mı yapacak?” derler.

Yıllar sonra ağaçlar meyve verince:

“Kör olan o değil, bizmişiz,” diye pişmanlık duyarlar.

YAŞLILIK

Âşık Veysel, 1936 yılında arkadaşı İbrahim Tutuş’la birlikte İstanbul’daki Yedigün dergisine giderek bir röportaj verir. Yönetici, Âşık Veysel’e yaşını sorar:

– Kaç yaşındasın?

Âşık Veysel şöyle cevap verir:

Ben otuz dokuz yaşındayım. İbrahim ise benden iki yaş büyüktür, aynı zamanda halamın oğludur.

Orada bulunan bir mimar, Âşık Veysel’e dönerek:

– Veysel, sen daha yaşlı görünüyorsun, der.

Bu söz Âşık Veysel’i derin düşüncelere daldırır. Hafif acılı bir gülümseme belirir dudaklarında ve içini çeker. Başını kaldırıp sesin geldiği yöne doğru çevirerek şöyle der:

Küçük bir bahçemiz var, onu çok severim. Çiçeklerime elimle dokunarak bakarım. Misafirlerime kendi ellerimle çiçek veya meyve koparıp ikram etmekten büyük keyif alırım. Toprağa dokunduğumda, ağaçtan düşmüş meyveleri hissettiğimde içim burkulur. “İşte Tanrı’nın özürlü bir mahluku daha” diye düşünürüm. Onlar hastalıklıdır, dallarında duramazlar, çabuk olgunlaşır ve vakitsiz düşerler. İnsanlar da böyledir; dert sahibi olanlar çabuk yaşlanır.

ARMUT

Âşık Veysel bahçesinde çalışırken küçük bir kız yanına gelir ve:

“Veysel Emmi, dedem biraz salatalık istedi,” der.

Âşık Veysel tebessüm eder, birkaç salatalık toplayıp kıza uzatır. Tam o sırada, armut ağacının dibinde duran Mehmet Ali dayanamaz ve topladığı armutları cebine doldurmaya başlar.

Âşık Veysel onu görünce şakayla karışık:

“Yavrum, dokuz oldu, yeter!” der.

TRAMVAY

İstanbul sosyetesinin halk türkülerine ilgi gösterdiği bir dönemde, Âşık Veysel’i bir konser vermek üzere şehre davet ederler. Sazıyla İstanbul’a gelen Âşık Veysel, Yaşar Kemal’le birlikte Bahçekapı’da tramvay bekler. Ancak tramvaylar oldukça kalabalıktır.

O sırada iş çıkışı saatinde tramvay bekleyen şair ve yazar Rıfat Ilgaz, Yaşar Kemal’e dönerek sorar:

Nereye gideceksiniz?

Yaşar Kemal yanıt verir:

Şişli’ye.

Rıfat Ilgaz, bir yandan tramvaydaki yoğunluğa, bir yandan da Âşık Veysel ile Yaşar Kemal’e bakar ve şöyle der:

Bu kalabalıkta iki gözü görenler bile zor biniyor. Siz ikiniz bir gözle nasıl yetişeceksiniz? Hadi bir taksiye atlayın, gidin. Âşık Veysel’i dinleyecek olanlar zaten taksi parasını da öder.

ÜZÜM

Âşık Veysel’in ilk eşi Esma Şengül, bir gün çeşmeye giderken kapının önünde oturan eski eşiyle karşılaşır ve aralarında şu konuşma geçer:

– Veysel, ne yiyorsun?

Görmüyor musun? Üzüm yiyorum.

– Bana da versene.

Niye vereyim? Evde kalsaydın da yeseydin.

AĞIZ

Âşık Veysel, hayal gücünü söze ve enerjiye dönüştürebilen, derin anlatım yeteneği olan, sabırlı, çalışkan, yaşama sevinciyle dolu, iç dünyasında sonsuz keşiflere çıkan ve bu deneyimleri herkesin ortak duygu dünyasıyla buluşturabilen, sazını adeta bedeninin bir uzvu gibi çalabilen büyük bir söz sanatçısıdır. Onun bu özelliklerini en iyi şu sözü özetler:

Sözü pişirip demeden ağzımdan dışarı vermem.

RENKLİ DÜNYA

Âşık Veysel bir gün dostlarıyla sohbet ederken, söz gözlerinin açılmasına geldiğinde şöyle der:

“Benim dünyamda kaç renk olduğunu siz tahmin edemezsiniz. Öyle renkli bir dünyam var ki, bundan daha fazlasını görmeyi hiç istemem.”